EdebiyatKültür

Nahoş Kaos

Nahoş Kaos

Henüz tasarlanmamış eylemler silsilesinde, uzun kavisli ve asfaltı kırık, gri bir yolda ilerliyorum. Gri, siyaha çekilen beyazlığı ile tüm doğrularını(!) meşrulaştırmak adına anarşizme soyunuyor. Arz biçimindeki elipsliğinin içinde, eksenin sınırsızlığına bağıran bir A harfi ile sallanan kadife kumaş parçası, kızıl göğün en karanlık yaması. Kornealara dövme gibi işlenen buğulu bir manzara, biraz serap, biraz sanrı. İnsanların boğazlarından aktıkça konyak, sarhoşluğun dibini yalayan bir dünya. Uyluklarımda hafif bir sancı, yürüyorum. Topallamama ramak kala içimin rutubetini yol kenarında, çatlak bir umutla açmış papatyaya boşaltıyorum. Kasımpatı olma ihtimali beynimin kıvrımlarında gezinirken, ağzımdaki acı tat ile doğruluyor ve yürümeye devam ediyorum. Yol uzun gece yıldızlı, bunu içime nakşeyliyorum. Belleğimin azmi eridikçe, zaman, dilimin altında akışkan bir sıvı haline geliyor. Tükürüyor ve yalıyorum. Zaman diye çığıran Tanrının, birkaç yüzyıl önce ölü ilanı ile yok sayıldığını hatırlıyorum.Dudaklarım büzülürken aklımdan geçen kelimeler boşluğa doğru sürüldükçe, havada titreşen ses, frekansların manyetizmi ile bükülüyor, kırılıyor, dönüşüyor. Aklımdan geçenlerin bunlarla sınırlı olmasının verdiği his, duygu yörüngesinde asılı olan bilincimi azdırıyor. Bir kapana kısılmış havası veren bu kısıtlılık, tablomun yetersiz fırça darbeleri ile bezenmesine sebep oluyor. Bana hangi rengi kullanacağımı söyleyen etik değerlerin çizgisini arşınlamak isterken dilimin sınırlı kombinasyonları ile bunu çeliştiriyorum. Yere dökülen incileri toplayıp kolye yapayım derken ellerimdeki bilezikleri düşürüyorum. Yakamoz irislerime damlatırken mürekkebini bir su birikintisinde narsistliğimi yaşıyorum. Ziyan olan bir safkaniyet ile hücrelerimde biriken serzenişlere kulak asıyorum. İçimde birikmiş dünyaları küçük bir bıçak yarası ile sonsuz sanılan evrene boşaltmam gerektiğini düşünüyorum. İçimde saklanan yıldızlı gök, üzerimdeki ahlak safsatası ile sağa sola yalpalanan bir hiçliğe doğru akıyor.Tabanlarıma batan taşların önemsiz, ruhuma batan farkındalığın, nevrotik zerrelerime sertçe dokunuş yaptığı saatlere doğru adımlarımı atıyorum. Sinirlerim, en uç noktalarından atıyor kendini müphem bir var’lığa. Mabedime el açan kol geren yağmur damlalarının bulutlara düştüğünü görüyorum. Gülümsemek, an içinde yapılacak en aciz eylem. Yüz denilen maskenin refleksleri, başıboş bir haykırış. Sessizce yaşama tutunmuş birer kordon. Sessizlik. Özgürlüğün doruğundan yerin dibine kadar sallanan bir salıncak, sessizlik. İçinde kelimenin tam anlamıyla  sonsuzluğu en rasyonel biçimiyle barındıran, sessizlik. Yavaş yavaş yürünen bu yolda uzun uzun bakılan boşlukta hissedilen en nahoş gürültü, sessizlik. Benmerkezci tavrı ile tinsel bir günahı kırbaçlayan, sessizlik. Yaşanan hazzın en tiz nağmesi, sessizlik. Dünyevi kalabalığın en metafizik devrimi, sessizlik.

Göz kapaklarımın kapandığı bir kavisin uçurumundaki yumuşaklık, koynuma giren bir karayel. Yürüyorum. Burnuma takınan ve sürekli tekrara alınmış bir koku, toprak. Yürüyorum. Patika yolların başladığı mevsimlere dek adım atıyorum. Zihnimde dönen gezegenler, gezegenlerin içindeki benliğimde dönen kara delikler, kara deliklere sürgün edilen tenha olasılıklar. İnsanın sığlığı ile alay eden bir paradoks kollarımın arasından koynuma doğru inerken yürüyorum. Tan yeri ağarıyor. Asırlarca adım atılmamış cehennemi, yeryüzü denilen tekdüzelikten arınarak arıyorum. Cennetin duruluğunu sol yanıma koyuyor, asıl oyunun döndüğü kumarhaneyi arıyorum. An, gittikçe kısalıyor. Yürüyorum.

Etiketler

Mısra Bayındır

Kalemimde müzikli bir ton, yazıyorum.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı